Uzun zaman ölümle kolkola gezdim. Hep yanı başımda olduğunu biliyordum. Aslında tüm canlılar ölümlerini hep yanlarında taşırlar. Hayata başladığımız andan itibaren ölmek riskini de yanımıza alırız. Ancak bunu pek hissetmeyiz. Yaşamın ıvır zıvırı arasında kaybolmanın iyi taraflarından birisi bu olsa gerek. Ne zaman ciddi sağlık sorunları ya da kazalar yaşasak veya yakınımızda birileri yaşasa, işte o zaman her an ölebileceğimiz gerçeği bir anda dank eder. Hemen yeni kararlar alınır, artık şöyle yapmayacağım, artık böyle düşünmeyeceğim, şunu takmayacağım, bunu dert etmeyeceğim….. Yine de bir süre sonra tüm bunlar unutulur ve yaşam eski akışına, eski anlamsız tasalarına, kaygılarına geri döner. Üç yıl boyunca geçirilen ameliyatlar beraberindeki diğer ciddi sağlık sorunları. Her ameliyat öncesi “ameliyat çok riskli, mortalite olasılığı çok yüksek” uyarıları. Bir yandan da hastane bürokrasileri… Ama inat etmek, inadına da olsa yaşamak. Her ameliyat sonrasını yeni bir başlangıç yapmak istedim, yapmaya çalıştım. Galiba pek olmadı. Yani yine hayatın ıvır zıvırına takılıp kaldım. Tüm doktorlar bu ameliyatlar sonrası kesin diyabetik olursun deseler de olmadım. Yani bu yıla kadar olmamıştım. 5 yıl boyunca direndim ama sanırım bedenim artık direnmekten yoruldu. Şimdi de diyabetle yaşamaya alışmak gerekiyor. Yüksek olunca bir dert, düşünce ayrı bir dert. Sanki kötü bir kozmik şakanın içindeyim.
Acaba bundan sonrası yeniden bir başlangıç olabilir mi? Acaba tekrar bir fark yaratabilir miyim? Her gün iğne yapmaktan kurtulabilir miyim? Bu noktadan geri dönebilen var mı acaba? Hayatımın bundan sonraki bölümünde yeni uğraşım bu mu olacak? Bir de garip, tuhaf bir yalnız olma hissi ve bilinci var ki nasıl dile dökmeli bilmiyorum. Şöyle anlatmayı deneyeyim; aslında arkadaş yönünden çok şanslı ve çok zenginim. Her an yanımda olan, olabilecek ve hemen her konuda bana destek veren son derece kıymetli arkadaşlarım ve ailemden kişiler var. Fakat bir çizgi, bir nokta var ki işte orada sadece sen oluyorsun. Tüm kalabalık arkanda kalıyor. Kendi ölümünle burun buruna geldiğinde yalnız oluyorsun. Ama işin tuhaf tarafı bu yalnızlık hissi ben de kalıcı oldu galiba. Ameliyat masalarında bırakamadım. Ya da yarı yoldan dönmüş olmayı yaşayınca insan bazı şeyleri farklı görmeye başlıyor. Y da farklı görmek değil anlamış oluyor. Bu yazıyı okuyan canım dostlarım sakın sizin hakkınızı yediğimi ya da haksızlık ettiğimi düşünmeyin. Her birinizin bir insanın bir insana gösterebileceği yakınlığı gösterdiğinizi biliyorum. Belki bunca direncimin kaynaklarından biri de bu. Ama işte bir yer var… Orada tek başınıza tüm çıplaklığınızla kalıveriyorsunuz. Yaşamın gerçekten tercihlerden oluştuğu bir anda netleşiveriyor. İnsanoğluna bahşedilen en büyük armağanın gerçekten de tercih yapabilme yetisi olduğu tüm çıplaklığıyla karşınıza dikiliyor. Ve korkacak hiçbir şey olmadığını anlayıveriyorsunuz. Sanki ucundan kıyısından hayatın gizemli tarafını yakalar gibi oluyor insan. Ama işte bu seferde bilmek mi yoksa bilmemek mi daha kolay sorusu akla düşüveriyor. Tıpkı Matrix filmindeki mavi hap mı kırmızı hap mı sorusu gibi. Bazen bilmemek daha iyidir diyorum bazen de bilmek iyi gibi geliyor. Geliyor da kimi zaman taşıması zor oluyor. Korkacak hiçbir şey yokmuş… İnsan ruhunu ikiye bölen ağır yalnızlık duygusunu da atabilse, korkacak hiçbir şey yok…
Acaba bundan sonrası yeniden bir başlangıç olabilir mi? Acaba tekrar bir fark yaratabilir miyim? Her gün iğne yapmaktan kurtulabilir miyim? Bu noktadan geri dönebilen var mı acaba? Hayatımın bundan sonraki bölümünde yeni uğraşım bu mu olacak? Bir de garip, tuhaf bir yalnız olma hissi ve bilinci var ki nasıl dile dökmeli bilmiyorum. Şöyle anlatmayı deneyeyim; aslında arkadaş yönünden çok şanslı ve çok zenginim. Her an yanımda olan, olabilecek ve hemen her konuda bana destek veren son derece kıymetli arkadaşlarım ve ailemden kişiler var. Fakat bir çizgi, bir nokta var ki işte orada sadece sen oluyorsun. Tüm kalabalık arkanda kalıyor. Kendi ölümünle burun buruna geldiğinde yalnız oluyorsun. Ama işin tuhaf tarafı bu yalnızlık hissi ben de kalıcı oldu galiba. Ameliyat masalarında bırakamadım. Ya da yarı yoldan dönmüş olmayı yaşayınca insan bazı şeyleri farklı görmeye başlıyor. Y da farklı görmek değil anlamış oluyor. Bu yazıyı okuyan canım dostlarım sakın sizin hakkınızı yediğimi ya da haksızlık ettiğimi düşünmeyin. Her birinizin bir insanın bir insana gösterebileceği yakınlığı gösterdiğinizi biliyorum. Belki bunca direncimin kaynaklarından biri de bu. Ama işte bir yer var… Orada tek başınıza tüm çıplaklığınızla kalıveriyorsunuz. Yaşamın gerçekten tercihlerden oluştuğu bir anda netleşiveriyor. İnsanoğluna bahşedilen en büyük armağanın gerçekten de tercih yapabilme yetisi olduğu tüm çıplaklığıyla karşınıza dikiliyor. Ve korkacak hiçbir şey olmadığını anlayıveriyorsunuz. Sanki ucundan kıyısından hayatın gizemli tarafını yakalar gibi oluyor insan. Ama işte bu seferde bilmek mi yoksa bilmemek mi daha kolay sorusu akla düşüveriyor. Tıpkı Matrix filmindeki mavi hap mı kırmızı hap mı sorusu gibi. Bazen bilmemek daha iyidir diyorum bazen de bilmek iyi gibi geliyor. Geliyor da kimi zaman taşıması zor oluyor. Korkacak hiçbir şey yokmuş… İnsan ruhunu ikiye bölen ağır yalnızlık duygusunu da atabilse, korkacak hiçbir şey yok…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder